En Sıcak Konular

Dr.<br />Kemal Yeşilçimen


Dr.
Kemal Yeşilçimen
2 Mart 2013

SUÇLU KİM ?




TÜM YAZILAR İÇİN AŞAĞIDAKİ KUTUYU TIKLAYINIZ

Dünyanın ünlü bilim adamı, Harvard'ın meşhur araştırmacı hocası akıl vermeye devam ediyor. Yere göğe sığdıramadığımız, gurur kaynağımız Hotamışlı hoca ne diyor?

ABD’de bilim ve teknolojiye en büyük katkıyı yapan 1000 projenin hiçbirini devlet fonlamamış. Hocanın dediği bu. Bu cümleden ne anlam çıkıyor?

1. Devlet hiçbir bilimsel ve teknolojik araştırmayı fonlamasın, yani bunlara parasal destek vermesin.

2. Bütün bilimsel ve teknolojik araştırmaları, küresel kucağa oturan özel sektör kendi fonlarıyla yapsın.    

Ne kadar mantıklı görünüyor değil mi? Ama kazın ayağı öyle değil. Ülkemizin bilim ve teknolojide nal toplamasının da, sömürge ve pazar olmasının da nedeni işte bu şifrede saklı. Acaba Hotamışlıgil hoca bunu bilmiyor mu? Küresel dünyada parayı veren kuralı koyar, parayı alan kurala uyar. Yani sizin hangi konuda araştırma yapacağınızı veya yapmayacağınızı düdüğü çalan söyler. Sizler bu kuralın dışına çıkamazsınız. Size klozet ve lavobo yapma görevi verildiyse eliniz mahkum yapacaksınız. Diş fırçasından macununa kadar bu kural geçerli. Hurda demiri eritme görevi verildi ise yapacaksınız, kendisi de filiz demirinizi alıp kaliteli çelik yapacak ve siz de onun eline bakacaksınız. Hurda demirlerle yapılan inşaatlar sizin eseriniz, kaliteli çelikle yapılan yüksek teknoloji ise onların.

İşte bu sömürge anlayışı, küresel sistemin devşirip kurduğu sistemle beslenir. Bu şirketlerin gövdesi içeri de beyni ise dışarıdadır. Bunların görevi, ülkelerini dışarıdaki köklerine bağımlı hale getirmektir. İşte bu yüzden üniversitelerdeki milli projelere destek vermezler, üniversiteler de bu yüzden havanda su döver, çocuklarınız da bu yüzden doğru dürüst bir iş bulamaz. Çünkü size iş sahası açmak, ilaç, aşı, yüksek teknoloji üretmek bunların derdi değil. Yabancıların tatlı pazarı, komisyoncusu, distribütörü ve kültür elçisi olmak daha karlı değil mi? Her yer AVM doldu, nefes alacak park kalmadı. 

İşte bu nedenle, kendimize ait keşfettiğimiz bir tane bile ilaç yok. Adamlar vermese hapı yuttuk. Apple trilyon dolara koşarken bizim hocalarımız keşfettiği ile değil, ithal edilen bu cihazlarla fiyaka yapıyor, caka satıyor. Çünkü bu şirketler dünyayı yönetiyor. Hotamışlı hoca bunu bilmiyor mu? Biliyorsa ödül için orada toplanıp kendini alkışlayan zevata niye bunları anlatmıyor da, milleti ve devleti yönetenleri yanıltmaya, heveslerini kırmaya çalışıyor.

Milli ilaç için, Sneider’e verdiğimiz 25 milyon euro kadar komik bir para gerektiğini Kayseri üniversitesi Rektörü söylüyor, adam kendini yırtıyor da bu zevat niye duymuyor? Her yıl 4 milyar doları aşı için bunların ağababalarına verirken neden bu konuda kimse yatırım yapmıyor, önayak olmuyor? Koskoca İslam coğrafyası, Asya’sı ve Afrika’sı bize bakıyor, ama kıpırdayan yok. Hadi bi el atın da, bu millette size ödül versin. Ama yapmazlar yapamazlar çünkü, küresel sistem buna izin vermez. Neden mi? Nedeni çok basit. Çünkü biz bunları üretirsek adamlar bunları kime satacak? Bu nedenle elektrikli taşıt üretmemize karşı çıkıyorlar, bu nedenle tablet bilgisayar yapmamızı istemiyorlar, bu nedenle bor ve toryumun teknolojik kullanımını istemiyorlar. İstedikleri şu: Zombi ülkeler gibi bunları ham madde olarak satalım, bunlarda işleyip milyon katına bize satsın. Bütün olay bu, gerisi hikaye.

Bu sistem, kaynakları dışarıya pompalayan emme-basma tulumba sistemidir. Yabancıların taşaronu haline getirilmiş şirketler pompa, başındakiler ise pompacıdır. Asırlardır bu sistem değişmiyor. Adamlar canla başla pompalıyor, ama dışarıya. Milleti tüketim toplumuna dönüştürmek ve dev AVM'lerle ülkenin kaynaklarını dışarıya transfer etmek, bunların eseri ve marifeti. Ha bir de methiyeler düzerler. Aşağılık kompleksi böyle oluşuyor, hiç değilse bunu bilelim.

Bu zevat bilmiyor mu, yabancıların iştahına göre değil, kendi milli ihtiyacımıza göre yatırım yapan özgür ve bağımsız şirketlerimiz varsa, ilaçtan aşıya kötü kaderimiz değişir, yoksa sürünmeye devam ederiz. Bilimsel mandacılık yüzünden, Marmara depremine önlem olacak bilimsel araştırmalar için, soykırım yasaları çıkaran Fransız gemilerinden yıllarca medet umduk. Millet enayi yerine konurken bu zevat niye yatırım yapmadı, neden bir gemi tahsis etmedi? Bunlar uzayda mı yaşıyor? Neyse ki bu yüce millet oyunu fark etti de geminin kralını aldı. Yarın kendimizin yapacağı günlerde gelecek merak etmeyin.

Eğer birazcık kafamız çalışıyorsa, birazcık aklımız kaldıysa, tek sığınağımız olan devletimize güvenelim ve onun 'Elektrikli yerli taşıt' projesini destekleyelim. ‘Bilim ve Teknoloji Merkezi’ 'Milli İlaç ve Aşı Merkezi' kurması ve cari açığı kapatacak 10 alanda ciddi yatırım yapması için kamuoyu oluşturalım. Gerçek milliyetçilik ve vatanseverlik budur. Yoksa halimiz harap. Adamlar yarın aşı ve ilaç vermezse, işte o zaman hapı yuttuk demektir.

Çağımızda telefondan bilgisayara, aşıdan enerjiye keşfeden ve üreten kazanıyor. Keşfettiği ile değil, tükettiği ile övünenin ve başkasının ağzına bakanın özgür yaşama şansı yok. Milletler ancak bilim ve teknolojiyle ayakta kalabilir, yoksa ayaklar altında kalır. Ancak bilim ve teknoloji ürettiği kadar özgür ve bağımsız olabilir. Artık sokaklarda bağırarak özgür ve bağımsız olma dönemi bitti. Bağımlılığın dipsiz kuyusundan ancak bilim ve teknoloji ipiyle çıkabiliriz. Gerçek dünyada keşfettiğiniz kadar özgür, ürettiğiniz kadar bağımsızsınız. Bilim ve teknoloji üretemezseniz, yaşama hakkınızda yoktur, şansınızda. Filistin’den Afganistan’a İslam aleminin sefaleti ve zavallı durumunun asıl nedeni bu. 57 İslam ülkesi, bir İtalya etmiyor.

Beyinleri uyuşturan ve karıştıran zihinsel savaş, ‘Oku, anla, akıl et, araştır, keşfet, Çin’de bile olsa…’ diyen bilimsel anlayıştan bizi uzaklaştırıp bilimsel mandacılığa mahkum etmeye çalışıyor. Bilimsel mandacılık; her keşfi, her çözümü dışardan beklemek, onların yatırım yapmasını istemek, onların yatırım alanlarında onlara bağımlı olmaktır. Sürüngenliğin asıl nedeni budur. Yöntem de aynıdır; devlet yapmasın, bunların dışa bağımlı özel sektörü yapsın. Klasik numara bu. Eğer yanlışsa bizi mahcup edecek bir şeyler yapın. Mesela milli ilaç ve aşıyla başlayalım işe.

İster ulusalcı, ister millici, ister ne olursa olsun, bilim ve teknoloji alanında yapılan icraat yoksa yazılan, çizilen, söylenen herşey hikayedir, masaldır. Bu masalı çoook dinledik. Şimdi artık gözümüz açıldı, acı gerçekleri görüyor, yapılacak devrimi de biliyoruz : Ülke çıkarlarını korumanın, vatanseverliğin, milliyetciliğin en önemli yolu, en önemli kriteri; bilim ve teknolojide devrimdir. Bunu başaracak icraatlar, ülkeleri boyunduruktan kurtarır. Bu irade, inanç ve bilgi yoksa, keşfedene muhtaç, ithal etmeye bağımlı, modern sömürge oluruz. Bunu planlayan, her türlü desteği veren ve her türlü organizasyonu yapan kurumun adı milli devlettir. Özel sektör ise, devletin yani milletin koyduğu hedeflere göre kendini seferber edecektir. Yani önce milli olacaktır. Tabii dışarının emrinde değilse ve dışarının ağzına bakmıyor, onların ağzıyla konuşmuyorsa…

Ancak bu anlayışla, bilim ve teknoloji üretemeyen acizlikten, ANKA uçağını, Altay tankını, Göktürk uydusunu yapabilen irade ve güce kavuşuruz. Kıbrıs için çıkarma gemisi bile yapamadığımız günleri unutmayalım. Sorun özgürlük ve bağımsızlık sorunu, çözüm ise bilim ve akıl oyunu. Bu oyunu artık biz de oynuyoruz.

Erciyes Üniversitesi Rektörü’ne ve Kayseri’li hayırsever iş adamı Ziya Eren’e İlaç Geliştirme Merkezi’ne yaptığı yardımlar için teşekkür ederek, yılmadan korkmadan yolumuza devam edelim. İstanbul’u fetheden topları döken bu millet, Sokullu Mehmet paşanın dediği gibi, isterse bilim ve teknoloji gemisinin direklerini altından, yelkenlerini atlastan yapar. Yeter ki bizi bağımlı hale getirip engelleyenleri değil, özgür ve bağımsız yapmak için çırpınan evlatlarını dinlesin.

www.aciamgercek.com

İLGİLİ YAZILAR :

Özel sektör üniversiteye neden fon sağlamaz?

Sadece İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde 50’den fazla deneye dayalı araştırma devam ediyor şu anda. Bir o kadarı da çoktan tamamlanmış durumda. Bundan kat be kat fazlası için de ya başvuru yapılmış ya da başvuru evrakları hazırlanmakta.

Peki bütün bu projelere, bazıları bir hayli pahalı aletlerle yapılan deneylere para nereden geliyor?
Üç temel kaynak var: 1. Üniversitenin kendi döner sermayesi; 2. TÜBİTAK; 3. Avrupa Birliği başta bazı uluslararası fonlar.
Sanmayın ki İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi tekil bir örnek, böylesi bilimsel çalışmalar, araştırmalar sadece orada yapılıyor. Hayır, neredeyse bütün üniversitelerimiz bu durumda. Özellikle pozitif bilimlerle uğraşan bilim insanları arasında gerçek bir araştırmaya, deneye dayalı bilim patlaması yaşanıyor.
Gazeteci olarak gittiğim her yerde şikayet dinlemeye alışkınım. Fakat bunca yıllık meslek hayatımda ilk kez, o da NTV için yaptığım bilim programı sayesinde, tanıma onuruna eriştiğim bilim insanlarının hiçbirinin şikayet ettiğine tanık olmamanın şaşkınlığını yaşıyorum.
Bazılarını program sonrası sohbetlerde tahrik etmeye de çalıştım, acaba sahiden hiçbir şikayetleri yok muydu? Yoktu. Para vardı, destek vardı. Hatta bazılarına göre ‘Gerekmediği kadar çok para vardı.’
Şimdilik bu yemek kapalı labaratuvarlarda, deney ortamlarında pişiyor. Bazıları başarılı olacak, bir kezzet verecek, bazıları olmayacak.
Ama emin olun, bir süre sonra o başarılı olan projelerde pişen yemek soframıza gelecek, önümüze sunulacak.
Ve yine emin olun, o labaratuvarlardan çıkacak yemek, Türkiye’ye yeni bir eşiği atlatacak, o bilimi bir biçimde teknolojiye, patente çevireceğiz ve Türkiye yeni bir lige katılmış olacak.

Özel sektör nerede?

Türkiye ilginç bir model uyguluyor. Belki Çin ve Hindistan gibi ülkelerde de bu model geçerlidir, bilemiyorum.
Bizde gayrı safi milli hasılanın yüzde 1’ine yeni çıktı araştırma-geliştirmeye harcanan para. Hedef, on yıl sonra Ar-Ge’ye ayrılan kaynağı milli gelirin yüzde 3’ü seviyesine getirmek.
Yeni çıkmasının sebebi de, hükümetin bir süreden beri TÜBİTAK bütçesine eklediği bilim teşvikleri. Yani, Ar-Ge harcamasındaki artış aslında büyük ölçüde kamu parasının harcanmasından kaynaklandı.
Nitekim, üniversitelerdeki araştırma projelerinin parasal kaynağı da bu: Ya üniversitenin kendi parası ya da TÜBİTAK parası. (Bir de AB başta olmak üzere dış fonlar var.)
Peki nerede özel sektör? Neden bizim büyük şirketlerimiz üniversitenin bilimsel araştırmalarına fon sağlamazlar?
Çok basit bir sebebi var bunun: Bizim en büyük 500 şirketimize baktığınızda kendi tasarımı olan ürünleri veya hizmetleri pazarlayan şirket sayısının çok ama çok az olduğunu görürsünüz.
Kendinizin değil başkasının tasarımını üretiyorsanız, Ar-Ge ihtiyacınız da çok ama çok az olur. Yeni bilime ihtiyacınız ise sıfırdır.
Eğer Türkiye değişiyorsa, o ‘500 büyük’ denen şirketler de değişecek; bunların bir kısmı tamamen yok olacak, yerlerine de bilime ve teknolojiye dayalı yeni işler yapanlar gelecek.

Yazının tamamı :  İsmet Berkan- Hürriyet

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/22663148.asp?yazarid=386

BİR YORUM : Kötü kaderimizin nedeni işte bu. Yani şirketlerimiz başkasının aklıyla, başkasının buluşuyla çalışıyor. Yani distribütörlük yapıyor,  fırıldak yapıp  para kapıyor. Böyle ülkenin aydını ve burjuvası da böyle olur. Başkasının ışığını yansıtır, yani aynadır. Kendinde bır cevher yoktur.

Türkiye’de rektörler sultan gibi  

Hastalarla ilgili verileri istatistiğe dökmeyi “araştırma”, kendilerini “bilim adamı” zanneden, en garibanının “Benim pubmedde onlarca yayınım var” diye övündüğü prosedörlerimizin ibretle okumaları gereken bir yazı.

Milliyet’ te Meral Tamer’ in köşesinden:

Karşımda spora, müziğe, dans etmeye, briç oynamaya, film seyretmeye, okumaya meraklı, dünya çapında buluşlara imza atmış şen-şakrak, son derece mütevazı bir bilim insanı var. Laboratuvarlarından çıkacak sonuçların dünyada merakla beklendiği bir ‘bilim insanı’ tarifine pek uymuyor Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil.

Salon ve plaj voleybolu oynuyor, düzenli egzersiz yapıyor, pazar sabahları çocuklarına kahvaltı hazırlıyor, Türkiye burnunda tüttüğünde de efkâr dağıtmak için bağlamasını alıp memleket havaları çalıyor. Uzun yıllar yurt dışında yaşayanların aksine, tek kelime İngilizce kullanmadan öyle mükemmel Türkçe konuşuyor ki, tanımasanız Türkiye’de yazı-çizi hayatının içinde olan biri sanırsınız.

12 LABORATUVARI VAR

Her şeyin bir bedeli var değil mi Gökhan Bey? Dünyanın merak ve heyecanla beklediği buluşlara imza atmanın bedeli de memleket hasreti oluyor.

Hiçbir şey Türkiye’nin yerini tutamaz. Artık dünya küçüldü, her yerden her şeye ulaşmak mümkün dense de bu yapay bir durum. Memleketin tadı memlekette çıkıyor. Ben Amerika’da bayıldığımdan kalmıyorum ki… Sadece benim yaşadığım Boston’da, Harvard ve MIT’nin bulunduğu Cambridge bölgesinde, yarıçapı 3 mil olan bir daire çizerseniz, o alanın içinde tam 10 bin laboratuvar var. Dünyada araştırmacıların en çok talep ettiği ve en yoğun yerleştiği yer burası.

Akşam sokağa çıktığınızda bile havada bilim soluyorsunuz. Bizim alanımızda devamlı etkileşim gerekiyor. Hiç kimsenin zekâsı ve yaratıcı kapasitesi, biyolojinin karmaşasını tek başına çözecek kadar güçlü olamaz. Burası arı kovanı gibi bir ortam. Zihinsel özgürlüğünüzü sınırsız kullanabiliyorsunuz.

Harvard’da sadece benim başında bulunduğum 12 laboratuar var. Cambridge’e gelen genç araştırmacı adaylarından en yaratıcı beyinleri kendi laboratuarlarımıza nasıl çekebiliriz diye bir rekabet de var. Eğer iyi yönetemiyorsan, yaratıcı bir ortam sunamıyorsan, her taraf laboratuvar dolu; parlak araştırmacılar niye sana gelsin ki.

LABORATUVARDA YEDİ TÜRK

Vehbi Koç Vakfı Seçici Kurulu, ödülle ilgili kararında şöyle diyor: “Evrensel bilimin küresel bir aktörü olarak insanlığa hizmet ederken, bilimsel buluşlarının çoğunu laboratuvarına davet ettiği diğer Türk bilim insanlarıyla gerçekleştirmiş; Türkiye ile sıkı temasını hep korumuş, gerek rol model, gerekse gönüllü bir danışman olarak Türk insanına sağlık ve bilim alanında rehberlik eden…” Laboratuarlarınızda şu anda kaç Türk araştırmacı çalışıyor?

Başında olduğum 12 laboratuvarda görev yapan yedi Türk araştırmacım var. Bunlardan üçü doktora tezlerini, diğerleri de doktora sonrası çalışmalarını yapıyorlar. Daha önce bütün önemli buluşlarımıza ciddi katkılarda bulunmuş Türk öğrencilerim gibi bu gençler de kariyerlerini başarıyla devam ettirecekler. Bilim yapmanın benim için en doyurucu yanlarından biri de mentorluk. Bütün ömrün boyunca tek bir Richard Feynman’ın bile hayatını değiştirebilsen, insanlığa çok büyük katkı sağlamış oluyorsun.

NEDEN TÜRKİYE ’YE DÖNEMEZ?

Amerika’dan baktığınızda Türkiye’deki bilimsel ortam nasıl gözüküyor? Ne yöne evrilebilir?

Türkiye, ekonomide çok iyi bir yere geldi; uluslararası arenada etkinliğimiz ve saygınlığımız arttı. Türkiye için bu noktadan sonra en hayati konu, zihinsel ve bilimsel dönüşümün gerçekleşmesidir. Bu aşamada bilim çok önemli. Mutlaka genç beyinlerin yaratıcı güçlerini ortaya çıkarabilecekleri, meraklarını özgürce takip edebilecekleri ortamları yaratmamız, gerekli eğitim-araştırma sistemlerini geliştirmemiz ve doğru stratejileri koyup uygulamamız lazım.

Bu geçiş döneminde izlenecek politikalar, üniversitelerin konumu, bilimsel yapılanmalarla fikir ve düşünce özgürlükleri konularındaki çizgi, önümüzdeki yüzyılda ülkemizin nereye gideceği noktasında belirleyici olacak.

http://www.ahmetrasimkucukusta.com/2013/03/04/misafir-yazar/turkiye-de-rektorler-sultan-gibi/  

Yazının tamamı :

KAYNAK:

http://ekonomi.milliyet.com.tr/turkiye-de-rektorler-sultan-gibi/ekonomi/ekonomiyazardetay/04.03.2013/1675889/default.htm

http://ekonomi.milliyet.com.tr/bilimde-kodlari-degistiren-dahi-turk-e-buyuk-odul/ekonomi/ekonomidetay/27.02.2013/1673905/default.htm

www.kemalyesilcimen.com

TÜM YAZILAR İÇİN ALTTAKİ KUTUYU TIKLAYINIZ

 



Bu yazı 2,078 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Haziran 2020 COVİD 19 KÜRESEL TEZGAH MI?
    • 18 Haziran 2020 BAŞKA ÇÖZÜM YOK MU?
    • 12 Haziran 2020
    • 3 Haziran 2020 2. DALGA BÖYLE ÖNLENİR
    • 31 Mayıs 2020
    • 25 Mayıs 2020 COVİD19 SALGINI NE Kİ? EN BÜYÜK FELALET SİGARA
    • 6 Mayıs 2020 VİRÜSÜN HEDEFİ EKONOMİK KRİZ VE KAOS
    • 25 Nisan 2020 DÜNYADAKİ SAVAŞ
    • 15 Nisan 2020 SALGIN NASIL ÖNLENİR(II)
    • 8 Nisan 2020 TÜRKİYE ESKİ TÜRKİYE DEĞİL
    • 30 Mart 2020 DÜNYANIN KURTULUŞU BU YÖNTEMDE
    • 28 Mart 2020
    • 25 Mart 2020 ÇÖZÜM : BEYİN NAKLİ
    • 23 Mart 2020
    • 20 Şubat 2020 MODERN SÖMÜRÜ KİMİN ESERİ?
    • 18 Şubat 2020
    • 6 Şubat 2020 Ulusal Aşı ve İlaç Merkezi'miz neden yok?
    • 30 Ocak 2020
    • 18 Ocak 2020 AŞI ve İLAÇ DOSYASINI AÇIYORUZ - 2013
    • 12 Ocak 2020 İLAÇ VE AŞIDA MİLLİ DEVRİM BAŞLIYOR

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,407 µs